Veriler ışık hızında yükleniyor...
Veriler ışık hızında yükleniyor...
Şu an elinizin altındaki masaya hafifçe vurun. Sert, değil mi? Ya da, başınızı kaldırıp yanan lambaya bakın. Gözünüzü kamaştıran bir ışık… Hatta şu an bu satırları okurken, zihninizde dönüp duran düşünceler… İlk bakışta birbirlerinden ne kadar farklı görünseler de aslında hepsi tek ve muazzam bir sorunun cevabında buluşturulabilir; "Bu evren, en temelde, gerçekten neyden yapılmıştır?"
Şu an elinizin altındaki masaya hafifçe vurun. Sert, değil mi? Ya da, başınızı kaldırıp yanan lambaya bakın. Gözünüzü kamaştıran bir ışık… Hatta şu an bu satırları okurken, zihninizde dönüp duran düşünceler… İlk bakışta birbirlerinden ne kadar farklı görünseler de aslında hepsi tek ve muazzam bir sorunun cevabında buluşturulabilir; "Bu evren, en temelde, gerçekten neyden yapılmıştır?"
İnsanlık olarak binlerce yıldır bu sorunun peşindeyiz. Çocuksu bir merakla başladığımız böl ve keşfet oyununda önce taşı toprağı, sonra molekülleri, ardından atomları keşfettik. 20. yüzyıla girdiğimizde, "bölünemez" dediğimiz atomun bile aslında bir güneş sistemi gibi merkezde bir çekirdek ve etrafında dönen elektronlardan oluştuğunu fark ettik. Ama hikâye biter mi orada hiç? Merakımız bizi o çekirdeğin de içine, proton ve nötronların kalbine indirdi. Parçacık Fiziği, tam olarak bu noktada devreye giren, maddenin kalbine yapılan yolculuğun disiplinidir.Sadece formüllerden ibaret bir bilim dalı değilde, varoluşumuzun yapıtaşlarını anlama çabasıdır.
Fizikte "temel parçacık" dediğimizde, gündelik hayattaki "temel" kavramından biraz daha fazlasını kastederiz. Bunu devasa bir Lego seti gibi düşünelim. Elinizde bazı hazır birleştirilmiş parçalar (protonlar ve nötronlar) vardır bir de artık daha küçük parçaya ayrılamayan setin en küçük, en saf yapıtaşları vardır. Bizim aradığımız da o en küçük parçalardır. Bilim insanları atomun derinliklerine indiklerinde, kuantum dünyasının garip kurallarıyla karşılaştılar. Burada parçacıklar bildiğimiz minik bilyeler gibi davranmıyor; bazen dalga oluyorlar, bazen ise parçacık. "Spin" dediğimiz, onların karakterini belirleyen kuantum kimlikleri bile var.
Kuarklar: Proton ve nötronların içindeki "bölünemez" asıl çocuklardır. Altı farklı türü (veya tatlı tabiriyle "çeşnisi") vardır ama evreni inşa etmek için doğa genelde sadece ikisini kullanır: "Up" (yukarı) ve "Down" (aşağı) kuarklar. Diğerleri (tılsım, garip, üst ve alt kuarklar) sadece çok yüksek enerjili ortamlarda anlık olarak belirip kaybolurlar. Kuarkların en ilginç yanı asla yalnız gezmemeleridir. "Renk yükü" denilen bir özellikle birbirlerine o kadar sıkı tutunurlar ki, onları tek başına görmek neredeyse imkânsızdır.
Leptonlar: Bu ailenin en ünlü üyesi, elektriğin ve kimyanın başrol oyuncusu Elektron’dur. Elektronlar, kuarkların aksine yalnızlığı sever, atom çekirdeğinin etrafında özgürce dolaşırlar. Bir de ailenin hayalet üyesi Nötrino vardır. Evrenin en utangaç parçacıklarıdır ve neredeyse kütlesizdirler, hiçbir şeye çarpmadan yıldızların içinden geçebilirler.
Peki, bu parçacıklar nasıl bir arada duruyor? Neden hepsi dağılıp gitmiyor? Burada sahneye evrenin görünmez iletişimcileri olan Bozonlar çıkıyor. Evren dört temel kuvvetle çalışır ve bu kuvvetler bozonlar aracılığıyla taşınır. Bunu iki kişinin birbirine sürekli top atarak iletişim kurması gibi düşünebiliriz.
Ve tabii ki son yılların süperstarı, Higgs Bozonu.
Higgs bozonunu anlamak için evreni görünmez ve yoğun bir kar tabakasıyla (Higgs alanı) kaplı düşünün. Bazı parçacıklar (foton gibi) bu karın üzerinden kayıp gider, yani kütlesizdir. Bazıları ise (elektron veya kuark gibi) kara batarak ilerler, zorlanır. Bu "zorlanma" aslında parçacığa kütlesini kazandıran şeydir. Higgs olmasaydı, parçacıklar ışık hızında savrulur ve yıldızlar, gezegenler ve hatta biz oluşamazdık.
Tüm bu parçacıkları ve kuvvetleri (kütleçekim hariç) bir araya getiren muazzam tabloya Standart Model diyoruz. Bu model insanlık tarihinin yazdığı en başarılı teorilerden biridir. Deneylerle defalarca sınandı ve her seferinde haklı çıktı.
Ancak bilim insanları bu modelin her şeyin sonu olmadığını biliyor. Çünkü özünde eksik kıtalar olan bir harita gibi:
Tam olarak bu yüzden, İsviçre-Fransa sınırında yerin metrelerce altında devasa bir makine çalışıyor; CERN (Büyük Hadron Çarpıştırıcısı). Burada protonları ışık hızına yakın hızlarda çarpıştırarak, evrenin doğduğu ilk anı, Büyük Patlamadan saniyeler sonrasını simüle ediyoruz. Amaç, Standart Model'in çatlaklarından sızan yeni fiziği, karanlık maddeyi veya belki de bambaşka boyutların izlerini yakalamak.
Cevap tahmin ettiğinizden daha yakın aslında. Bugün hastanelerde kanser teşhisi için kullanılan PET taramaları doğrudan anti-madde ve parçacık fiziği prensipleriyle çalışır. Kanser tedavisindeki radyoterapi cihazları aslında minyatür parçacık hızlandırıcılarıdır. Hatta şu an bu yazıyı okumanızı sağlayan World Wide Web (www), CERN'deki bilim insanlarının verileri daha hızlı paylaşmak için icat ettiği bir sistemdir.
Ama işin teknolojik yanını bir kenara bırakırsak parçacık fiziği en saf haliyle insanın "bilme arzusudur." Gökyüzüne bakıp "Biz nereden geldik be usta?" diye soran o ilk atamızdan, yerin altında proton çarpıştıran modern fizikçiye kadar değişmeyen tek şey bu tutkudur. Aslında, masaya vurduğunuzda hissettiğiniz o sertlik, milyarlarca yıl yaşındaki atomların, görünmez kuvvetlerin ve kuantumun size garip bir yolla, "Merhabalar efenim." deme şeklidir.