Bazen alacağım önemli kararları okey salonundan çaldığım zarı atarak karar veriyorum. Çift sayı gelirse o kararı uyguluyorum, tek sayı gelirse o kararı uygulamıyorum. Zar atarak karar verme sürecimi kısaltıyorum. Peki eğer Tanrı varsa ve evreni oluştururken karar verme sürecini kısaltmak için zar atmış veya atıyor olabilir mi?
Bu konuyu ele alırken saygıdeğer Einstein’ın düşüncelerinden bahsederek başlayacağız. Söz gelimi kendisi Tanrı’nın zar atmayacağını iddia etmiştir. Bilimsel bir yaklaşım sergilersek, Tanrı’nın zar atabileceğini kanıtlarsak saygıdeğer Einstein’ı yanlışlayabiliriz. Einstein'ı yanlışlayabilmek hoşuma gider.
EINSTEIN’IN TANRISI
Einstein’ın ailesi pek de dindar olmayan Aşkenaz Yahudileriydi. Anne ve babasının sekülerliğine rağmen genç yaşta Albert, Yahudiliği büyük bir tutkuyla benimsedi ve ona emredilen görevleri yerine getiren dindar bir Yahudi oldu. Yahudi geleneğine göre her hafta yoksul ve bilgili bir kişi yemeğe çağrılırdı. Einstein ailesi de genç yaştaki Einstein’ın fikirlerinin olgunlaşmasında büyük emeği geçen tıp öğrencisi Max Talmud’u davet ederdi. Max Talmud genel olarak Einstein’ın öğretmeni olarak bilinir ama kendisi son derece başarılı bir doktordur. Talmud, genç yaştaki Einstein’ı doğa bilimleri ile tanıştırdı; metafiziğin tamamen reddedilmesi gerektiğini savunan Avusturyalı fizikçi Ernst Mach’ın “görmek inanmaktır” felsefesini benimsetti.
Ancak Einstein’ın bu entelektüel yolculuğunda, genç yaşta benimsediği kutsal metinler ile bilim arasındaki çatışma şlap diye acımasızca yüzüne vurdu. Ergen Einstein’ımız ise isyan etti ve dogmatik dinlere karşı büyük bir nefret geliştirdi. Genç yaşta acımasızca karşılaştığı ampirist felsefe ona ileride çok fayda sağlayacaktı.
Sene 1905’e gelindiğinde KPSS’den güzel bir puan alarak İsviçre Patent Ofisine atandı ve çalışmaya başladı. Her memur gibi o da kaytarmayı sevdiğinden, “Bari kaytarıyorsak faydalı bir iş için kaytaralım” mantalitesi ile genç yaşta tanıştığı Mach’ın mutlak uzay ve zamanı reddetmesi üzerine düşünmeye başladı. Bu kaytarma, ileride büyük yankı uyandıracak olan özel görelilik teorisinin temelini attı. Ama memurluktan emekli olduktan sonra, her ne kadar ünlenmesine yardımcı olan bu düşüncenin temelini atan Mach’ın dogmatik, asi ampirizmini reddetmeye başladı. Hatta bir keresinde “Mach, mekanikte ne kadar iyiyse felsefede o kadar ucubedir” dedi. Tamam, “ucube” kısmını ben uydurdum ama anladınız işte siz.
Zamanla Einstein çok daha rasyonel bir bakış açısı geliştirdi. Yani ona göre bilimsel teoriler işe yarayan ıvır zıvırlar değil; gerçekten var olan evrenin araçlarıdır. Kısacası Einstein, insan aklının bu araçları bir ölçüde anlayabildiğini savundu. Eh yani pek de haksız sayılmaz. Bu savunmayı “dindar bir duyguya” benzetirdi ama din anlamında değil; dine duyulan saygı gibi evrene duyduğu saygı ve hayranlık duygusu gibi.
Anlayacağınız üzere Einstein’ın Tanrısı dini değil, felsefiydi. Yaşlı Einstein’a yıllar sonra Tanrı’ya inanıp inanmadığı sorulduğunda:
“Ben Spinoza’nın Tanrısı’na inanıyorum; O, var olan her şeyin yasal uyumunda kendini gösterir ancak insanlığın kaderi ve işleriyle ilgilenen bir Tanrı’ya inanmıyorum.”
dedi. İlginç. Bu cevabı biraz inceleyelim.
Spinoza’ya göre Tanrı eşittir doğadır. Yani Tanrı bir kişi değildir; dualarımıza karşılık vermez ya da mucize falan yapmaz. Tanrı evreni yaratmamıştır; evren zaten Tanrı’dır. İnsanlar, gezegenler, galaksiler, kolalı jelibonlar aslında hepsi Tanrı’nın kendisidir. Einstein’ın Spinoza’nın Tanrısı’na inandığını söylemesi ile şunu anlarız: Einstein evrene büyük bir saygı duyuyordu. Kısacası bu sözü ile — Amsterdam’daki Yahudi cemiyetinden aforoz edilse bile — Einstein şunu da söylemek istiyor: Evrenin akılla anlaşılabilir olduğuna güvenmek, dindarlığa yakın bir şey.
Einstein evrenin akılla anlaşılabilir olduğuna inanıyordu. Kuantum fiziği ise evrenin akılla anlaşılamayacak kadar karmaşık ve olasılığa dayalı bir yapıda olduğunu söylüyordu. Bu nedenle Einstein kuantum fiziğine hep biraz ön yargılıydı. Ona göre evren düzenli ve anlaşılabilirdi. Ama kuantum fiziği tam tersini söylüyordu.
Einstein’ın o meşhur sözüne tekrar değinelim: “Tanrı zar atmaz.” Einstein burada dini bir Tanrı’dan bahsetmemiştir. Spinoza’nın Tanrısı olan evrenden bahsetmiştir. Evrenin zar atmayacağını, çünkü evrenin gayet düzenli bir yapıda olduğunu söylemek istemiştir. Ama Einstein efendi yanılıyordu. Tanrı bal gibide zar atar. Hatta bazen hile yapıp zarı bile tutar.
TANRI NASIL ZAR ATAR?
Aslında bu yazıda Tanrı’nın nasıl zar attığına değinmek planımda yoktu. Bunu başka bir yazıda detaylı ele almak istiyordum ama madem bu kadar Tanrı’nın zar attığını iddia ettik, nasıl attığına değinmemek yazıyı yarım bırakmak olurdu. Ucundan değinelim.
Kuantum dünyası temelde belirsiz ve olasılık tabanlıdır. Niels Bohr şöyle demiştir:
“Kuantum dünyası diye somut bir şey yok; sadece onu tanımlamak için yaptığımız model var.”
Yani adamcağız diyor ki: Örneğin dalga fonksiyonu gerçek bir şey olmak zorunda değil; sadece ölçümlerimizi hesaplamaya yarayan bir araçtır. Kuantumun kurucularından Bohr, fiziğin aslında doğanın gerçekten ne olduğu değil; doğa hakkında ne söyleyebileceğimizi incelediğini söyler. Yani bilemiyorum, Bohr kendi içinde fiziğin tanımını yapmış ama günümüzde bu tanımın pek doğru olduğunu söylemek doğru değil.
Einstein evrenin gayet anlaşılabilir olduğunu savunuyordu. Bohr ve diğerleri ise “Hayır kardeşim, in mikro boyuta gör ananın ebesini” mantalitesi ile Einstein’a karşı çıktılar.
Mikro evren ile makro evren birbiriyle iç içedir. Amiyane tabirle atom altı parçacıkların rastlantısal hareketleri, atomun kararlılığını ve davranışını etkiler ve sonuç olarak makro evrendeki projeksiyonlarda olasılıklar ortaya çıkar. Tüm parametrelere sahip olsan bile %100 bilemeyeceğin olasılıklar… Evet, hava durumunu tahmin edebilirsin; yumurtanın kaç dakikada kayısı kıvamına geldiğini tahmin edebilirsin; 100 metre yükseklikten bir top serbest düşüşe geçtiğinde 50. metredeki hızını hesaplayabilirsin. Ancak karmaşık ve çok daha uzun vadede oluşacak olaylarda, denklemdeki tüm parametreleri bilsen bile kuantum fiziğine göre %100 kesinlikte tahminde bulunamazsın. Çünkü o sistemde bazı parçacıkların mikro rastgele hareketleri yüzünden küçük sapmalar oluşacak ve 1–2 saniye sonrasını kesin öngörebildiğin bu denklemle, 1–2 milyar yıllık süreci çok daha düşük kesinlikle tahmin edebilir hale geleceksin. Süre arttıkça sapma artacak.
Kuantum dolanıklılık, belirsizlik ilkesi eğer parçacık fiziğinde modasını yitirir; parçacıkların konumu, hızı vb. farklı parametrelerin aynı anda tespit edilebileceği formüller, teknik ve teknoloji gelişir ve yepyeni bir teori ileri sürülürse bilim tekrar determinist bakış açısına döner. Ancak böyle bir vakte kadar bilinmezlik/tesadüf bilimsel açıdan en sağlam argüman olmaya devam edecektir. (Belki de sonsuza dek bu durum Einstein’ın canını çok sıkmış olsa da.)