Önemli filozoflardan biri olan ve milattan sonra 340’larda yaşamış Augustinus, soğuk bir kış sabahında dersine yetişmek üzere paldır küldür metroya koşarken bir poğaçacı görür. Zeytinli poğaçanın dersten daha önemli olduğunu düşünüp koşmayı bırakır ve poğaçacıya yönelir. Poğaçacıya “Merhaba, poğaçacı,” dedikten sonra iki tane zeytinli poğaça alır. Aziz Augustinus’u tanıyan poğaçacı şunu sorar:
“Tanrı evreni yaratmadan önce ne yapmaktaydı?”
Augustinus parayı tezgâha koyar, poğaçasından bir ısırık alır ve “Tanrı, bu türden soruları soranlar için cehennemi hazırlamaktaydı,” demek yerine, “Poğaça yapmaya devam et,” der ve gider.
İşte bu yazımızda evrenin başlangıcından sonuna, Tanrı’nın evreni yaratmadan önce ne yaptığına, evrenin sonlu mu yoksa sonsuz mu olduğuna ve bu soruların tarihsel gelişimine değineceğiz.
Sümerlilere göre Tanrı evreni yaratmadan önce devasa, sonsuz ve tuzlu bir okyanus vardı. İşte evrenimiz onlara göre bu sonsuz ve tuzlu okyanusun içindeki bir küreydi. Bu kürenin tavanı, tenekeden yapılmış gökyüzünü; tabanı, yani Ki ise düz bir disk şeklinde olan Dünya’yı oluşturuyordu. İkisinin arasında da hava, yani Enlil vardı. İşte dünyamız, bu sonsuz okyanusun üzerinde yüzen bir tepsi olarak biliniyordu.
Aranızdaki bazı zeki kişiler, evrenin devasa bir okyanusta yüzdüğü fikrini saçma bulacaktır. Fakat bundan daha iyisini bildiğimizi nereden biliyorsunuz? Evren nereden geldi ve nereye gidiyor? Evrenin bir başlangıcı var mı? Eğer varsa başlangıçtan önce ne oldu? Zamanın sonu gelecek mi?
Kısmen olağanüstü teknolojilerin de sayesinde, yakın dönemde fizikte yapılan atılımlar uzun süredir mevcut olan bu soruların bir kısmına bazı cevaplar veriyor. Belki de bir gün bu cevaplar bizler için Dünya’nın Güneş’in etrafında döndüğü kadar aşikâr ya da sonsuz bir okyanus kadar saçma görünecek.
Milattan önce 340'larda yaşamış olan ve neredeyse hepinizin adını duymuş olduğu sevgili Aristoteles, Dünya'nın bir tabakadan ziyade yuvarlak bir küre olabileceğine dair iki sağlam argüman sunmuştur. En önemli argümanının ana kaynağı ise Ay tutulmalarıydı. Ailesinden gelen zenginlikten dolayı kafasını kaşımaya bile üşenip bunu kölelerine yaptırdığını düşündüğüm Aristoteles, bu bolluk içinde ilginç bir şey fark etti: Ay tutulması, Dünya'nın Güneş ile Ay arasına girmesinden kaynaklanıyordu. Bu tutulma sırasında Dünya'nın Ay üzerindeki gölgesi her zaman yuvarlaktı, ki bu durum sadece Dünya küresel bir yapıda olduğunda mantıklı olabilirdi. İkinci olarak; Yunanlar kendilerini "çok medeni" gördüklerinden, onlara göre "cahil" olan milletlere –tıpkı günümüzde Amerika'nın yaptığı gibi– sözde "medeniyet" götürüp oraları fethederken şunu fark ettiler: "Yahu Kuzey Yıldızı'nı güneyden gözlemlediğimde, kuzeyden gözlemlediğime nazaran daha aşağıda görüyorum. Allah Allah, bu işte bir keramet var." Gidip Aristo'ya durumu anlatıyorlar, "Aristocuğum, böyle böyle bir gariplik var," diyorlar. Aristo alıyor eline kalemi kağıdı, başlıyor hesaplamaya. Kuzey Yıldızı'nın Mısır'daki konumu ile Yunanistan'daki konumu arasındaki belirgin farktan yola çıkarak, Dünya'nın çevresinin 400.000 stadia olduğunu tahmin ediyor. Bugünkü resmi verinin iki katını buluyor ama ne yalan söyleyeyim, o dönem için yine de efsane bir tahmin. Afferin züppe Aristo bugün yaşasan baban sana Ferrari alırdı.
Aristo’ya göre iki tür hareket vardır: doğrusal ve dairesel hareket. Dairesel hareket mükemmeldir ve düz çizgiden, yani doğrusal hareketten üstündür. Düz çizgi sonsuzsa kusurludur çünkü bir sonu yoktur; sonluysa yine kusurludur çünkü her zaman uzatılabilir. Dolayısıyla mükemmel olan dairesel hareket, doğası gereği mükemmel olan birincil ve basit bir cisme ait olmalıdır. Örneğin ateş yukarıya doğru ilerler. Bu, doğrusal bir harekettir. Toprak ise aşağıya doğru ilerler, keza su da öyle. Hava ise yukarıya doğru ilerler. Ateş, su, toprak ve hava, yani tahta da olabilir, evrenin ana elementleridir. Ama bu ana elementlerde bir sıkıntı var: Hepsi kusurlu olan doğrusal hareketi yapıyor, mükemmel olan dairesel hareketi yapmıyorlar.
Tanrı evreni yaratmışsa, onu kendisi gibi kusursuz bir şeyden, yani dairesel hareket yapan bir maddeden yaratması gerekir. İşte Aristo’ya göre o şey eterdi. Aristo’nun fiziğinde “uzay boşluğu” diye bir şey olamaz. “Doğa boşluktan nefret eder,” mantığıyla hareket eder. Bunun arkasında yine ilginç bir fiziksel akıl yürütme vardır. Aristo’ya göre bir cismin hızı, uygulanan kuvvetle doğru; içinden geçtiği ortamın direnciyle, bugünkü tabirle viskozitesi veya sürtünmesiyle, ters orantılıdır. Eğer evrende hiçbir direncin olmadığı bir “boşluk”, yani vakum olsaydı hareket eden bir cismin hızının sonsuz olması gerekirdi. Aynı anda iki yerde olmak mantıken imkânsız olduğuna göre demek ki evrende “boşluk” diye bir şey yoktur. Her yer maddeyle doludur. Ona da eter denilir..
Peki, kölelere sahip Aristo'nun iddia ettiği, her yerin "eter" denilen bu kusursuz maddeyle dolu olduğu gökyüzü ve evren sonsuz mudur, yoksa sonlu mudur?
Aristocuğum nedensellik takıntısını konuşturur ve evrenin kesinlikle sonlu bir yapı olduğunu kanıtlamak için kalemi kağıdı tekrar eline alır (ya da parşömenini). İlk argümanı, gökyüzündeki dairesel hareketin kendisinden gelir. Aristo der ki; "Yahu her gece kafamızı kaldırıp bakıyoruz, bütün o yıldızlar, gökyüzünde Dünya'nın etrafında dönüyor ve bir günde tam bir tur atıyor." Eğer evren sonsuz olsaydı, Dünya'nın merkezinden evrenin ucuna giden yarıçap da sonsuz uzunlukta olurdu. Dönme dolap gibi dönen sonsuz büyüklükte bir çark düşünün. Bu sonsuz çarkın en dış noktası, 24 saat gibi "sonlu" bir zaman diliminde turunu nasıl tamamlayabilir? Sonsuz bir mesafenin, sonlu bir zamanda aşılması matematiksel ve fiziksel olarak düpedüz imkânsızdır. Aristo babasının zenginliği ile kölelerine ışınlanma makinesi yaptırıp ışınlanmayı falan da bulmadığına göre, dönen bir şeyin hızının bir sınırı olması gerekir. Dönen şeyin hızı sınırlıysa, boyutu da sınırlı olmalıdır. Yani gökyüzünün bir dış çeperi, kesin bir sınırı vardır. İkinci argümanı ise "kütle ve hız" ilişkisinden vurur. Aristoteles fiziğinde (Galileo yüzlerce yıl sonra gelip Pisa Kulesi'nden toplar atarak aksini kanıtlayana kadar) ağır olan şeyler daha hızlı düşer kuralı geçerliydi. Eğer evren sonsuz olsaydı, içindeki maddeler, örneğin devasa bir ateş kütlesi veya toprak kütlesi de sonsuz büyüklüğe ve ağırlığa ulaşabilirdi. İyi de sonsuz ağırlıktaki bir cisim ne hızla düşer? Sonsuz hızla cağnım benim. Sonsuz hızla. E hani az önce boşluk (vakum) argümanında "Sonsuz hız imkânsızdır, aynı anda iki yerde olunamaz," demiştik? İşte fiziksel kurallar birbiriyle çelişmesin diye evrende sonsuz kütleli bir cisim olamayacağına, dolayısıyla evrenin kütlesinin ve genişliğinin sonlu olduğuna hükmeder.
Üçüncü ve belki de en basit ama bana göre en ikna edici argümanı ise doğal yönlerle ilgilidir. Yukarıdaki paragrafta kısaca bahsettiğimi hatırlarsanız Aristo’ya göre evrendeki elementlerin “ait oldukları doğal bir yer” vardır. Ateş yukarı çıkmak ister, toprak ise en “aşağıya”, yani merkeze düşmek ister.
Eğer evren uzayda sonsuzca uzanan dipsiz bir kuyu olsaydı, o zaman mutlak bir “merkez”, yani aşağısı veya mutlak bir “dış çeper”, yani yukarısı kavramı olamazdı. Düşünsenize, sonsuzlukta aşağısı neresidir? Merkezin olmadığı bir evrende elinizden bıraktığınız taş nereye düşeceğini bilemez, öylece havada asılı kalır veya rastgele savrulurdu.
Ama taş, tıpış tıpış Dünya’nın merkezine doğru düşüyor. Demek ki evrenin kesin, mutlak ve tek bir merkezi var. O da Dünya. Merkezi olan bir şeyin sonsuz olması da geometrik olarak saçmadır.
Aristoteles kendi evrenini Rus matruşkası gibi tasarlamıştır. Merkezde dört elementten oluşan, değişime ve kusura açık dünyamız durur. Onun etrafında ise soğan zarı gibi üst üste binmiş, eterden oluşan ve kusursuz dairesel hareketler yapan gök katmanları, yani Ay, Güneş ve gezegenler yer alır. En dışta ise “sabit yıldızlar küresi” dediğimiz son bir kapak vardır.
Peki, o kapağın ötesinde ne mi var? Hiçbir şey.
Çünkü Aristo’ya göre mekân, yani uzay, yalnızca maddenin olduğu yerde vardır. O sınırın ötesinde madde, hatta eter bile olmadığı için “dışarısı” diye bir yer yoktur. Boşluk yoktur. Hatta dışarıda hareket olmadığı için zaman bile geçmez.
Velhasılkelam Aristo, Dünya’nın hareketsiz olduğunu; Güneş’in, Ay’ın, gezegenlerin ve yıldızların Dünya’nın etrafında dairesel yörünge hareketi yaptığını düşünmekteydi. Keza Dünya’yı merkeze aldığı bu evren modelinde evrenin sonlu bir yapıda olduğunu düşünüyordu.
Bu düşünce 500 sene boyunca hüküm sürdü. Aristoteles’in modeli felsefi olarak çok tatmin ediciydi ancak gökyüzüne bakıldığında ciddi bir sorun vardı: Gezegenler her zaman mükemmel çemberler çiziyormuş gibi görünmüyordu. Özellikle Mars gibi gezegenler bazen gökyüzünde yavaşlıyor, geriye doğru gidiyor, yani retrograd hareket yapıyor ve sonra tekrar ileriye doğru hareket ediyordu. Üstelik yılın belli dönemlerinde Dünya’ya yaklaşıp uzaklaştıkları için parlaklıkları değişiyordu.
Bu geri hareket, aslında gezegenin gerçekten yön değiştirerek uzayda geriye doğru gitmesi anlamına gelmiyordu. Fakat o dönemde Dünya’nın hareket ettiği kabul edilmediği için bu olayın görünür bir hareket olduğu anlaşılamıyordu.
Bugün biliyoruz ki Dünya, dış yörüngede bulunan Mars gibi bir gezegeni geçerken Mars, arka plandaki yıldızlara göre kısa bir süre geriye gidiyormuş gibi görünmektedir. Tıpkı hareket eden bir aracın içinden, daha yavaş giden başka bir araca bakıldığında o aracın geriye doğru gidiyormuş gibi görünmesi gibi.
Fakat Aristo ve ondan sonra gelen gökbilimciler için Dünya’yı hareket ettirmek neredeyse düşünülemezdi. Çünkü Dünya hareket ettirilirse yalnızca astronomi modeli değil, Aristo’nun bütün fizik ve doğa felsefesi sarsılacaktı.
Beş yüz yıldır süregelen bir modeli yıkmak kabul edilebilir miydi? Belki günümüz dünyasında kabul edilebilir bir şeydi ama o zamanlarda böyle bir modeli yıkmaya dair herhangi bir düşünceden söz etmek bile şarap kadehinize dökülen bir zehre ya da gece uykunuzda öbür tarafa gitmenize neden olabilirdi.
Bundan dolayı gökyüzünde gözlemlenen düzensizlikleri, Dünya’yı hareket ettirmeden açıklayacak yeni geometrik yöntemlere ihtiyaç duyulmaktaydı.
Bu sorunu çözmek ve Aristoteles’in felsefesini kurtarmak için tam 500 yıl sonra İskenderiyeli gökbilimci, sevgili Klaudios Ptolemaios, bizim bildiğimiz adıyla Batlamyus yumurtadan çıktı.
Batlamyus, milattan sonra ikinci yüzyılda İskenderiye’de yaşamış bir gökbilimci, matematikçi, coğrafyacı ve astronomdu. İskenderiye o zamanlar antik dünyanın en önemli bilim ve kültür merkezlerinden biriydi. Burada Mısırlılardan, Babillilerden ve Yunanlardan kalan çok sayıda astronomik gözlem ve matematik bilgisi bulunmaktaydı. Batlamyus da kendisinden önce yapılan bu gözlemlerden ve özellikle Hipparkhos gibi gökbilimcilerin çalışmalarından büyük ölçüde yararlanmıştır.
Aslında Batlamyus daha çok sentez yapmış, diyebiliriz. Diyebiliriz çünkü adamcağız yazdığı esere Büyük Sentez demiş. Zamanına kadar ulaşan astronomi bilgilerinin sentezini yapmış ve bunları Mathematike Syntaxis, yani Matematik Senteziadlı yapıtında toplamıştır.
Bu eser daha sonraki dönemlerde, “Büyük Matematiksel Sentez” anlamına gelen Megale Syntaxis adıyla anılmaya başlamıştır. Eser Arap dünyasına geçtiğinde El Mecisti olarak adlandırılmış, daha sonra da bu isim Batı dillerine Almagestşeklinde geçmiştir. Bugün Batlamyus’un bu eserini daha çok Almagest adıyla bilmekteyiz.
Batlamyus bu eserinde yalnızca gök cisimlerinin nasıl hareket ettiğini anlatmamış, aynı zamanda onların gelecekte gökyüzünün hangi noktasında bulunacaklarını hesaplayabilmek için matematiksel tablolar ve geometrik yöntemler geliştirmiştir. Keza Güneş ve Ay tutulmalarının zamanlarını hesaplamaya, gezegenlerin konumlarını belirlemeye ve yıldızları sınıflandırmaya çalışmıştır.
Batlamyus’un eserinde binden fazla yıldızın bulunduğu bir yıldız kataloğu da yer almaktaydı. Bu yıldızları gökyüzündeki konumlarına ve parlaklıklarına göre sıralamıştı. Tabii ki kullandığı gözlemlerin önemli bir bölümü, kendisinden yaklaşık üç yüz yıl önce yaşamış Hipparkhos’un çalışmalarına dayanmaktaydı. Yani Batlamyus yalnızca kendi gözlemlerini değil, yüzlerce yıllık astronomi birikimini tek bir sistem içerisinde toplamıştı.
Tabii ki bugün Matematik Sentezi eserini ele almayacağız. Bize yalnızca onun Dünya ve evren görüşü lazım.
Batlamyus’a göre Dünya merkezde durmakta ve çevresinde Ay’ı, Güneş’i, yıldızları ve o zaman bilinen beş gezegeni, yani Merkür, Venüs, Mars, Jüpiter ve Satürn’ü taşıyan sekiz adet gök kubbesi bulunmaktaydı.
Burada o zaman bilinen beş gezegen Merkür, Venüs, Mars, Jüpiter ve Satürn’dü. Uranüs ve Neptün çıplak gözle kolayca görülemediği için henüz gezegen olarak bilinmemekteydi. Dünya ise gezegen sayılmıyordu. Çünkü Batlamyus’un modelinde Dünya, diğer gezegenler gibi gökyüzünde dolaşan bir gök cismi değil, bütün hareketlerin merkezinde bulunan hareketsiz bir küreydi.
O dönemde insanların Dünya’nın evrenin merkezinde olduğunu düşünmelerini de ilginç buluyorum. Bunun nedeni, insanların tüm evrenin etraflarında döndüğünü sanması gibi egoist bir tavır olabilir. İlginçtir ki günümüzde de bazı insanlar kendilerinin evrenin merkezinde olduğunu ve her şeyin etraflarında döndüğünü düşünüyor. Aradan geçen 2.000 sene boyunca insanların egoistliği pek de değişmemiş gözüküyor.
Gök cisimlerinin Dünya’ya olan uzaklık sıralaması ise Ay, Merkür, Venüs, Güneş, Mars, Jüpiter, Satürn ve sabit yıldızlar biçimindeydi. Ay, Dünya’ya en yakın gök cismi olarak kabul edilmekteydi. Merkür ve Venüs gökyüzünde Güneş’ten fazla uzaklaşmadığı için onların Güneş’e yakın kürelerde bulunduğu düşünülmüştü. Mars, Jüpiter ve Satürn ise Güneş’in ötesindeki daha uzak kürelerde yer almaktaydı.
Batlamyus, Dünya’nın küresel biçimde olduğunu kabul etmekteydi. Hatta Dünya’nın evrenin büyüklüğüyle kıyaslandığında neredeyse bir nokta kadar küçük olduğunu söylemekteydi. Fakat buna rağmen Dünya, evrenin tam merkezinde bulunuyor ve hiçbir şekilde hareket etmiyordu. Ona göre Dünya merkezden biraz bile uzaklaşmış olsaydı gökyüzündeki yıldızların hareketlerinde ve gündüz-gece sürelerinde büyük düzensizliklerin görülmesi gerekirdi.
Bununla birlikte söz konusu gezegenlerin gökyüzünde gözlemlenmiş oldukça karmaşık yollarını da hesaba katmak için, kendi gök kubbelerine bağlı daha küçük daireler üzerinde hareket etmeleri gerekiyordu.
İşte burada Batlamyus’un sisteminin meşhur çemberleri devreye girmekteydi. Gezegen yalnızca Dünya’nın çevresinde bulunan büyük bir çember üzerinde hareket etmiyordu. Aynı zamanda “episikl” adı verilen daha küçük bir çemberin üzerinde dönüyordu. Bu küçük çemberin merkezi ise “deferent” adı verilen büyük çember boyunca Dünya’nın etrafında hareket etmekteydi.
Yani gezegen küçük bir çember üzerinde dönerken o küçük çember de başka bir büyük çember üzerinde ilerlemekteydi. Böylece iki farklı dairesel hareket üst üste ekleniyordu. Dışarıdan bakıldığında gezegen bazen hızlanıyor, bazen yavaşlıyor ve bazen de geriye doğru gidiyormuş gibi görünüyordu. Bu sayede Batlamyus, Dünya’nın hareket ettiğini kabul etmeden retrograd hareketi matematiksel olarak açıklayabilmekteydi.
Gezegen, episiklin Dünya tarafına yakın bölümüne geldiğinde Dünya’ya yaklaşmakta ve bundan dolayı daha parlak görünmekteydi. Aynı zamanda bu bölümde gezegen, gökyüzündeki sabit yıldızlara göre geriye doğru hareket ediyormuş gibi görünüyordu.
Gezegen episiklin uzak tarafına geçtiğinde ise Dünya’dan uzaklaşmakta, daha sönük görünmekte ve normal hareket yönüne geri dönmekteydi. Böylece hem gezegenlerin parlaklıklarının değişmesi hem de geri hareketleri aynı geometrik düzenekle açıklanabiliyordu.
Fakat yalnızca episikl ve deferent kullanmak da bütün gözlemleri kusursuz bir şekilde açıklamaya yetmemişti. Çünkü gezegenlerin gökyüzündeki hızları sanıldığından daha düzensizdi. Bunun üzerine Batlamyus, büyük çemberlerin merkezini Dünya’nın tam merkezinden biraz kaydırmıştı. Bu çemberlere “dış merkezli çemberler” denilmektedir.
Ayrıca “ekvant” veya “eşitlik noktası” adı verilen başka bir hayalî nokta daha kullanmıştı. Gezegenin büyük çember üzerindeki hareketi Dünya’dan bakıldığında düzgün görünmese bile, bu eşitlik noktasından bakıldığında düzgün bir hızla hareket ediyormuş gibi kabul edilmekteydi.
Velhasılkelam gözlemler modele uymadıkça Batlamyus, modele yeni çemberler, yeni noktalar ve yeni geometrik düzenekler eklemişti.
Tamam, kabul ediyorum: Bu sistem bugün bize gereksiz derecede karmaşık gelebilir. Fakat Batlamyus’un amacı gezegenlerin neden hareket ettiğini fiziksel olarak açıklamaktan daha çok, onların gökyüzünde nerede bulunacağını doğru biçimde hesaplamaktı. Bu konuda model oldukça başarılıydı. Gezegenlerin gelecekteki konumları ve tutulmaların zamanları belirli bir doğrulukla hesaplanabiliyordu.
En dıştaki gök kubbe sabit yıldızları taşımaktaydı. Bu yıldızlar birbirlerine göre hep aynı konumda kalmakta, fakat hep birlikte gökyüzünde dönmekteydi.
“Sabit yıldız” denilmesinin nedeni bu yıldızların gökyüzünde hiç hareket etmemesi değildi. Yıldızlar geceleri doğudan doğup batıdan batıyor ve bütün gökyüzüyle birlikte Dünya’nın çevresinde dönüyormuş gibi görünüyordu. Ancak yıldızların birbirlerine göre konumları değişmiyordu.
Yani Büyük Ayı takımyıldızını oluşturan yıldızlar, yüzyıllar boyunca aynı şekli koruyor gibi görünmekteydi. Bu nedenle bütün yıldızların tek bir büyük gök küresinin üzerine yerleştirildiği düşünülmekteydi.
Sabit yıldızlar küresi, gezegenlerin bulunduğu kürelerden çok daha uzakta kabul edilmekteydi. Batlamyus’un evreninde yıldızlar, bizim bugün bildiğimiz gibi Güneş’e benzeyen ve farklı uzaklıklarda bulunan gök cisimleri değildi. Hepsi Dünya’nın çevresindeki en dış küreye yerleştirilmiş parlak noktalar olarak düşünülmekteydi.
Bu modelde en son gök kubbenin ötesinde neyin bulunduğu hiçbir zaman açıklanmamıştır. Fakat oranın, insanın gözlemleyebildiği evrenin bir parçası olmadığı kesindi.
Çünkü Batlamyus’un asıl amacı evrenin dışında ne bulunduğunu açıklamak değil, gökyüzünde gözlemlenen hareketleri matematiksel olarak hesaplamaktı. Bu nedenle sabit yıldızlar küresinin ötesi astronomik modelin dışında bırakılmıştı. Daha sonraki Orta Çağ düşünürleri ise bu bölgeyi dinî ve felsefi düşüncelerle açıklamaya çalışacaklardı.
Batlamyus’un modeli bu kadar karmaşık olmasına rağmen yaklaşık 1.400 yıl boyunca Avrupa’da, Orta Doğu’da ve İslam dünyasında astronominin temel modellerinden biri olarak kullanılacaktı. Bunun en önemli nedeni yalnızca Aristo’nun Dünya merkezli evreniyle uyumlu olması değil, aynı zamanda gök cisimlerinin konumlarını belirlemede işe yaramasıydı.
Keza bu model insanların günlük gözlemleriyle de uyumluydu. Yere baktıklarında Dünya’nın hareket ettiğine dair herhangi bir şey hissetmiyor, gökyüzüne baktıklarında ise Güneş’in, Ay’ın ve yıldızların Dünya’nın çevresinde döndüğünü görüyorlardı. Hâliyle Dünya’nın merkezde ve hareketsiz olduğu düşüncesi, o dönem insanlarına son derece doğal gelmekteydi.
Aristo, evrenin nasıl olması gerektiğini felsefi olarak açıklamış; Batlamyus ise gökyüzünün gerçekte nasıl göründüğünü bu evren anlayışına uydurmak için matematiksel bir düzenek kurmuştur. Sevgili Batlamyus reis Dünya’yı yerinden oynatmak yerine gezegenlerin altına, üstüne, sağına ve soluna çemberler eklemiş; fakat sonuç olarak dönemi için oldukça başarılı çalışan bir evren modeli ortaya çıkarmıştır.
Uzun bir yazı oldu. Evreni çözmeye çalışan adamlar serisine gelecek hafta Kopernik, ile devam edeceğiz. Suyuna limon dilimi katanlar cidden limonun tadını alabiliyor mu?
Akademik Atıf & Kaynakça
Bu bilimsel makaleyi veya deneyi akademik çalışmalarınızda, tez araştırmalarınızda veya ödevlerinizde referans göstermek için aşağıdaki formatları kopyalayabilirsiniz. Yapay zeka arama motorları (GEO) için optimize edilmiştir.
@misc{fizikhub_aristodan-batlamyusa-evreni-cozmeye-calisan-adamlar,
author = {Baran Bozkurt},
title = {Aristo'dan Batlamyus'a: Evreni Çözmeye Çalışan Adamlar},
howpublished = {Fizikhub},
year = {2026},
url = {https://www.fizikhub.com/makale/aristodan-batlamyusa-evreni-cozmeye-calisan-adamlar}
}Yorumlar
Tartışmaya Katılın
Yorum yapmak ve düşüncelerinizi paylaşmak için giriş yapmalısınız.
Henüz yorum yok
Bu makale için ilk yorumu siz yapın ve tartışmayı başlatın!