Veriler ışık hızında yükleniyor...
Veriler ışık hızında yükleniyor...
Zaman… cebimizde bozuk para gibi taşıdığımız ama nereye harcadığımızı asla tam bilemediğimiz görünmez sermayemiz. Duvara baksak akrep kovalar, telefona baksak dijital rakamlar akar. Hepsi ağız birliği etmişçesine aynı yalanı söyler: "Zaman tıkır tıkır, dümdüz akıyor."
Zaman… cebimizde bozuk para gibi taşıdığımız ama nereye harcadığımızı asla tam bilemediğimiz görünmez sermayemiz. Duvara baksak akrep kovalar, telefona baksak dijital rakamlar akar. Hepsi ağız birliği etmişçesine aynı yalanı söyler: "Zaman tıkır tıkır, dümdüz akıyor."
Ama evren o kadar basit değil. Seneca’nın dediği gibi: "Zamanı harcarken cimri, kaybederken cömertiz." Ancak Einstein sahneye çıktıktan sonra anladık ki, mesele sadece bizim cimriliğimiz değil; zamanın kendisi de sandığımız kadar düzgün bir adam değilmiş.
Eskiden, Newton fiziğinin borusunun öttüğü zamanlarda hayat basitti. Evrenin neresinde olursan ol, ister at sırtında dört nala git, ister divanda yat; zaman herkes için aynı hızda akardı. Newton’a göre zaman, evrenin şaşmaz metronomuydu.
"Değişmeyen tek şey değişimdir," derler ama Newton için değişmeyen tek şey saatti.
Yiğidi öldür ama hakkını ver; kahvenin soğumasını beklerken, otobüsü kaçırırken ya da şöyle güzel bir aşkı ne zaman yaşayacağım ya derken Newton fiziği hala tıkır tıkır çalışır. Günlük dertlerimizde kral odur. Ama iş ışık hızına, devasa yıldızlara ve evrenin o karanlık derinliklerine gelince… Olayın rengi değişir. Tam burada sahneye, saçları kadar fikirleri de karışık (ama bir o kadar parlak) olan Einstein girer ve masayı devirir.
Einstein’ın yaptığı en büyük çılgınlık, zamanı uzaydan ayırmak yerine, bir nikah memuru edasıyla bu ikisini evlendirmek oldu. Ortaya da "Uzay-Zaman" dediğimiz o garip kumaş çıktı.
Bu yeni evrende kural şudur: Zaman, kime göre ve neye göre değişir.
Einstein, "Şu an" dediğimiz kavramın evrensel bir gerçek değil, tamamen kişisel bir deneyim olduğunu yüzümüze çarptı. Biraz ürkütücü değil mi? Yani sahnenin arkasında duran o sessiz fon perdesi (zaman), artık oyunun başrolüne geçmişti. Hızlı gidenle yavaş gidenin, bir karadeliğin yanında duranla boşlukta süzülenin saati aynı işlemiyordu. Zaman, herkesin bileğindeki ortak bir kelepçe olmaktan çıkıp, kişiye özel bir tecrübeye dönüştü. Bu fikir ilk duyulduğunda insana "Hadi oradan," dedirtiyor. Çünkü biz, "Şimdi" dediğimiz anın, evrenin öbür ucundaki adam için de "Şimdi" olduğunu sanarak yaşarız. Oysa Einstein diyor ki: "Senin şimdinle, benim şimdim aynı olmayabilir." Ve işin en can alıcı kısmı; bu bir felsefi gevezelikten ibâret değil, defalarca kanıtlanmış bir gerçek.
Görelilik teorisi kulağımıza şunu fısıldar: Bir cisim ne kadar hızlı giderse, zaman onun için o kadar yavaşlar. Biz bunu günlük hayatta fark etmeyiz çünkü arabalarımız, uçaklarımız evrensel hız limitine (ışık hızı) kıyasla kaplumbağa gibi kalıyor. Ama atom altı dünyada işler tamamen değişiyor. Işık hızına yakın hareket eden parçacıkların, normalde hemen ölmeleri gerekirken, sanki gençlik iksiri içmiş gibi daha uzun süre "yaşadıkları" laboratuvarlarda görüldü. Çünkü onların saati, bize göre tembel işliyor.
Bilimkurgu filmlerindeki "Işık hızında gidip torununun torununu görme" muhabbeti tam da buradan besleniyor. Teoride mümkün, pratikte ise... şimdilik hayal gücümüze emanet. Einstein burada da durmadı, bir koz daha oynadı: Sadece hız değil, kütle de zamanı büker. Büyük kütleler (Güneş gibi, Karadelikler gibi) uzay-zaman kumaşını bir çarşaf gibi eğer. Bu eğrilik sadece gezegenlerin yörüngesini değil, zamanın akışını da belirler. Yerçekiminin güçlü olduğu yerde zaman, sanki yokuş yukarı çıkıyormuş gibi nefes nefese kalır ve yavaşlar. Kısacası, zaman dediğimiz şey düz bir çizgi değil; bazen lastik gibi uzayan, bazen bükülen, tamamen bize oynanan bir algı oyunudur.
Zamanın iki yüzü var; iki yüzü de birbirine bakmıyor.
Tam bu noktada, o kağıt üzerindeki denklemlerden çıkıp kafamızı yukarı kaldırdığımızda Astrofizik devreye giriyor. Çünkü astrofizikçiler için zaman, sadece bir denklem değil, evreni anlamak için kullandıkları yegâne araçtır.
Astrofiziğin bize öğrettiği en sarsıcı gerçek şudur:
Gökyüzüne baktığınızda asla "şimdiyi" göremezsiniz.
Işık, evrenin hız sınırıdır evet, ama ışınlanmaz; yol alır. Bu yüzden yıldızlara bakmak aslında bir nevi arkeolojidir. Güneş'e baktığında (ki bakma.) aslında onun 8 dakika önceki halini görüyorsun. Gece gökyüzünde sana göz kırpan o parlak yıldız(Electra...), belki de sen daha doğmadan binlerce yıl önce patlayıp yok oldu. Ama ışığı, yani "hayaleti" hala bize ulaşmaya çalışıyor. Biz evrenin canlı yayınını değil, sürekli geriden gelen tekrar yayınlarını izliyoruz...
Astrofiziğin en vahşi çocukları olan karadelikler ise Einstein’ın teorisinin gövde gösterisi yaptığı yerlerdir. Bir karadeliğin olay ufkunda yerçekimi o kadar vahşidir ki, zaman neredeyse durma noktasına gelir.
Eğer sevmediğin bir arkadaşın karadeliğe düşüyor olsa ve sen de uzaktan onu çekirdeğinle izlesen, onun giderek hızlandığını görmezsin. Tam tersine; olay ufkuna yaklaştıkça hareketleri ağırlaşır, saati yavaşlar ve tam sınırda sanki bir fotoğraf karesi gibi donup kalır. O, kendi zamanında yok oluşa sürüklenirken, senin gözünde hak ettiğini bulup, sonsuzlukta asılı kalmış bir heykeldir artık. Astrofizik bize gösterir ki; evrenin bazı köşelerinde zaman, akmayı reddeder.
Newton’un güvenli, tıkır tıkır işleyen saati sadece bizim küçük dünyamız, gündelik koşturmacalarımız için geçerli bir illüzyondur. Astrofizik penceresinden baktığımızda ise zaman; bükülen, esneyen, bazen donan ve evrenin dokusuna işlenmiş karmaşık bir bilmecedir.
Belki de zamanın ne olduğunu tam olarak asla çözemeyeceğiz. Ama bu koca karanlıkta, milyarlarca yıl süren kozmik bir dansın ortasında, kısa bir anlığına da olsa gözlerimizi açıp bu muazzam karmaşayı izleyebilmek bile başlı başına bir mucize değil mi?
Carl Sagan'ın o naif deyişiyle, hepimiz yıldız tozuyuz ve zaman, bu tozun evrende savrulurken bıraktığı izden başka bir şey değil. Saatinize baktığınızda sadece rakamları görmek yerine, hayatın zaman içerisinde bir an olduğunu, ve bâzen, kısacık bir anın, bütün zamana bedel olduğunu hatırlayın...