Veriler ışık hızında yükleniyor...
Veriler ışık hızında yükleniyor...

Einstein’ın eşdeğerlik ilkesi, kapalı bir asansörde yaşanan her sarsıntının yerçekiminden mi yoksa ivmeden mi kaynaklandığını ayırt etmenin fiziksel olarak imkânsız olduğunu söyler.
Ayağa kalk ve ayaklarına dikkat et. Yere bastığını hissediyorsun. Çoğumuz bu hissi hiç sorgulamayız; buna “ağırlık” der geçeriz. Çünkü Newton’dan beri yerçekimi zaten çözülmüş bir konuydu. Ama Einstein’ın sahaya girmesiyle işler biraz garipleşti. Einstein’ın derdi cevap değildi; aynı cevabın neden bu kadar doğal kabul edildiğiydi.
Yıl 1905’i gösteriyordu. Albert Einstein, Özel Görelilik Teorisini yayımlamıştı. Yayınladığı teoride zaman ve mekânın sabit (mutlak) olmadığını, gözlemcinin hareketine bağlı olarak değişebileceğini öne sürmüştü. Bu düşüncenin de sınırlarını aşan dâhi adam, ardından 1907’de eşdeğerlilik ilkesini ortaya attı. Ona göre ayaklarımızdaki baskı, evrenin işleyişiyle ilgili büyük bir yanılgının ipucuydu. Çünkü düşündüğünde fark ediyordu ki: Bizi aşağı çeken gizli bir el yoktu; tam tersine, zemin bizi düşmekten alıkoyuyordu.
Einstein bu farkındalığı şöyle anlatıyor:
Hayatımın en mutlu düşüncesi, serbest düşen bir insanın kendi ağırlığını hissetmeyeceğini fark ettiğim andı.
Bu cümle, eşdeğerlik ilkesinin yalnızca başlangıcı değil, aynı zamanda en sade özetidiydi.
Bir paraşütçüyü düşünün. Uçaktan atladığında ilk birkaç saniye ne hisseder? Ağırlıksız olduğunu. Oysa yerde duran biri tam tersi olarak sürekli ayaklarında bir baskı hisseder. Sezgilerimiz ise bu durumu şöyle yorumlar: Düşen kişiye “tehlikede”, duran kişiye “güvende” der. İşte Einstein burada tam tersini düşünüyordu.
Einstein doğal olanın düşmek olduğunu asıl olağan dışı olanın, düşmenin engellenememesi olduğunu savunuyordu. Yani şu anda hissettiğin ağırlık, yerçekiminin seni çekmesinden değil, Dünya’nın seni durdurmasından kaynaklandığını söylüyordu. Bu fikir ilk duyulduğunda kulağa yanlış gibi geliyor belkide ama fiziksel olarak düşündüğümüzde son derece olanaklı bir sonuç.
Şimdi zihninde küçük bir oyun oynayalım. Penceresiz, kapalı bir odadasın. Elindeki topu bıraktığında yere düşüyor. Sence bu oda Dünya’da mı, yoksa uzayda sabit bir ivmeyle hızlanan bir uzay aracının içinde mi? İçeriden bakarak bunu anlamanın bir yolu var mı? hiçbir yolu yoktur. Top, her iki durumda da aynı şekilde davranır çünkü.
Einstein’ın eşdeğerlik ilkesi de tam olarak bunu söyler zaten: Yerel ölçekte, yerçekimi ile sabit ivme ayırt edilemez. Evren, iki farklı sebep sunar ama sonuç aynıdır. Bu da bizi rahatsız eden bir gerçeğe götürür: Fizik her zaman “hangisi?” sorusuna cevap vermez. Bazen “fark yok” der bize.
Einstein bu durumu son derece net bir şekilde ifade ediyor:
“Yerçekimi ile ivmeli hareket arasında temel bir fark yoktur.”
Bir kitapla bir anahtarı aynı anda yere bıraktığında hangisi önce düşer? Çoğu insan kitabın önce düşmesini bekler. Ama hava direncini ortadan kaldırdığımızda ikisi de aynı anda yere ulaşır. Bu durum yüzyıllardır biliniyor olsa da Einstein için sıradan bir bilgi değildi. O sınırları zorlamayı seven bi adamdı. Newton'a göre bu bir tesadüftü fakat Einstein içinse bir işaretti. Ona göre doğa, burada çok önemli bir şey söylüyordu bizlere: Yerçekimi, sandığımız gibi sıradan bir kuvvet olmayabilirdi.
Einstein’ın cevabı her zamanki gibi beklenmedikti: Yerçekimi bir kuvvet değildir diyordu. Uzay ve zamanın bükülmesi olduğunu ve cisimlerin “çekilmez”; uzay-zamanda kendileri için en doğal yolu izlediğini söylüyordu. Bir cismin düşmesi, bir çukura doğru çekilmesi değil, eğilmiş bir yüzeyde yol alması gibiydi onun için.
Einstein bu yaklaşımın sezgimize aykırı olduğunu kabul ediyordu elbette ve şunu söylemişti:
Doğa, sezgilerimize uyma zorunluluğu taşımaz.
Bu fikir, yalnızca teorik bir oyun değildi. GPS uydularının çalışmasından kara deliklerin anlaşılmasına kadar modern fiziğin pek çok alanı bu bakış açısına dayanıyordu.
Eşdeğerlik ilkesi bize tek bir şey öğretmiyor; düşünme biçimimizi de değiştirmişti. Bize şunu söylüyordu: Hissettiklerimiz her zaman gerçeğin kendisi değildir. Bazen bir kuvvet var sanırız ama aslında sadece hareketimizin engellendiğini hissederiz. İşte Einstein’ın asıl başarısı, bu küçük farkı ciddiye alıp evrenin yapısını baştan sona yeniden düşünmesiydi. Belki de bu yüzden Einstein’ın fikirleri hâlâ tartışılıyor, okunuyor ve bizi rahatsız etmeye devam ediyor. Çünkü iyi fikirler rahatlatmaz aksine düşündürür. Beyin yakar.
Kaynakça
Albert Einstein, Relativity: The Special and the General Theory
Albert Einstein, Ideas and Opinions
Sean Carroll, Spacetime and Geometry
Misner, Thorne, Wheeler, Gravitation